5 Aralık 2009 Cumartesi

The Fountain (2006)

The Fountain, Darren Aronofsky’nin üçüncü ve en yüksek bütçeli filmi. Yönetmenin “pi” gibi harika bir filmi eşten dosttan topladığı 60000 dolarla çekmesi gerçekten saygı duyulacak bir başarıydı. Ardından Requiem for a Dream gibi bir başyapıtı da 5 milyon dolarla çekti. Bence yönetmen bu iki filmle, paranın kendisi için önemli olmadığını, her koşulda her imkânla güzel film çekebileceğini ispatlamış oldu. Yani kerametin kendisinde olduğunu. Bence böyle bir yeteneğin önüne gerekli imkânlar serilmeliydi ve biraz oldu. Requiem for a Dream’den sonra Holywood’a transfer olan yönetmen yıllardır kendini adadığı “The Fountain” filminin senaryosuna odaklanmaya başladı. Filmde ilk etapta Brad Pitt ve Cate Blanchett oynacaktı. Bütçe ise 100 milyon doların üstündeydi. Ancak çeşitli söylentilerin olduğu birçok olumsuz olay gerçekleşti, filmin bütçesi daraldı, filmin çekimlerine bir türlü başlanamadı derken Brad Pitt filmde oynamama kararı aldı. Şimdi bu noktada şunu söylemek istiyorum, bu olay iyi ki olmuş çünkü Brad Pitt ve Cate Blanchett’ın oynadığı şekilde bu filmi kafamda canlandırdım ve beni pek hüzünlendirmedi. Bence bu kadar etkileyici bir film olamazdı o zaman. Hugh Jackman ve Rachel Weisz ise filme inanılmaz yakışmışlar. Her işte hayır varmış denilebilir bu durumda (bazen sinir bozucu bir laf ama burada değil). İkinci hayırlı durum ise şu ki, bu filmin çekimlerinin başlamaması ve işlerin uzayıp zorlaşması sırasında, Aronofsky’e “Batman Begins’i çekmesi teklif edilmiş. Ama Aronofsky bu teklifi Christopher Nolan’a devredip ısrarla The Fountain’ı çekmeden şurdan şuraya adım atmam tavrına devam etmiş. Yine iyi olmuş sanki hayırlı olmuş. Sonuç olarak bu karışıklıkların ardından film 35 milyon dolar civarı bir bütçeyle Hugh Jackman (yolverin), Rachel Weisz (mumya) ve Ellen Burstyn (requiem’deki, we’ve got a winner’daki, winner) ile çekilmiş.

Filmin süresi kısa, 1,5 saat kadar. Ve bence defalarca izlenebilecek bir kaliteye sahip her yönden. Görselliği ve müzikleri çok güzel. Bunların dışında filmde yüksek bir huzur var, insanı bu dünyadan alıp başka yerlere götürüyor. Filmi izlerken birkaç kez düşüncelere dalmış halde buldum kendimi ve geri aldım kaçırdığım diyaloglar için. Filmin ana teması ölüm mü yoksa aşk mı karar veremiyorum. Belki de varoluş ya da zaman. Bence bunları kelimelerle sabitleştirmenin bir anlamı yok çünkü film zaten sonuna kadar yoruma açık. Sadece ekranın başına oturup zihninizi serbest bırakmanız, tek gereken şey. Filmde bir karışıklık var ve izlemeyi zorlaştırıp sizi paniğe sürükleyebilir, ama bunu önemsemeyin, çünkü her şeyi ilk seferde anlamak gerekmiyor. Tek gereken şey izlemek ve düşünmek. Sonra insanın tekrardan izleyesi geliyor zaten klip gibi bir film bu aslında, Tool klipleri gibi hatta (bkz: parabola). Film 3 farklı zamanda geçiyor, ama aslında olaylar bir bütün ve burada bence zamanın aslında çok büyük bir önem taşımaması, bir anın sonsuzluğu ile insan hayatının kısalığı başarılı bir dille yansıtılıyor.

Ama filmin felsefi boyutu dışında bir de dramatik boyutu var ki, beni asıl çökerten tarafı bu oldu. Zaten karşınızda Darren Aronofsky’nin yönetmiş, Clint Mansell’in de buna müzik yapmış olduğu bir film var. Ne bekliyorsunuz ki, Requiem for a Dream’de moralimi tenis topu gibi sektirmişlerdi, bu sefer de yatağıma acıyan gözlerle yatmama sebep oldular. Gençliğimi soldurdunuz ulan. Filmin soundtrack’i cidden müthiş, Clint Mansell; “pi” ve “Requiem for a Dream”in harika müziklerini besteleyen insan olarak yine çok güzel iş çıkarmış. Yann Tiersen birse bu adam iki, ya da tam tersi.

Bu arada birkaç dedikodu, Yönetmen Aronofsky filmin başrol oyuncusu Rachel Weisz ile birlikteymiş. Bir de Batman 5’in yönetmeni olacağı söylentileri varmış, ama işin aslı şu ki Christopher Nolan'ın artık Batman 3'lemesini tamamlayacağı kesinleşmiş. Umarım yönetmen mütevazılığını kaybetmeden orijinal işler çıkarmaya devam eder. Holywood’un ve paranın büyüsüne kapılmaz diye umut ediyorum.

Sadede gelirsek, bu filmi izleyin diyorum. Filmde yüksek bir felsefe, duygu yoğunluğu, orijinallik, hayat, ölüm, renk cümbüşü ve güzel müzikler var. Aşkı bu kadar yüce bir dille anlatan başka bir filme rastlamak zor olsa gerek. Ölüm üzerine de düşünmek ve sorgulamak için güzel bir fırsat aynı zamanda. Ortaya koyulan emek büyük, izleyin sonra zaman geçsin yine izleyin. Eşe dosta izletmeyin ama muhabbet, gürültü sırasında filmin bütün anlamı kaçar. Yalnız izleyin.

Saygılarımla…

Funny Games (UK) (1997)

Kaderin bir cilvesi olsa gerek. Haneke 2007’de bu filmin aynısını başka oyuncularla tekrar çekti. Bende bu yazıyı bir şanssızlık sonucu kaybettiğim için, bu yazının aynısını tekrar yazıyorum. O yüzden muhtemelen bu yazı ilk yazıdan daha kötü olacak. Aynı Haneke’nin 2007’de tekrar çektiği Funny Games’teki gibi.

Aslında bugün izlediğim film Funny Games’in 2007 versiyonuydu. Ve tahmin ettiğim üzere bu film bir hayal kırıklığıydı. Nedenini çok düşündüm, çünkü teorik olarak film aynı film, yönetmen yine son derece başarılı. Naomi Watts ve Tim Roth harika oyuncular. Ama film gerçekçilikten uzak kalıyor. Oyunculukta gözüme kötü anlamda batan tek kişi Michael Pitt (bkz: Last Days) oldu, bunun nedeni de sanırım Arno Frisch’in Paul rolüne inanılmaz yakışmasıydı. Bu rolü daha iyi kimse oynayamaz gibi geliyor. Hele bir de bu oyuncunun Benny’s Video(1992)’daki çocukluğunu da bilmek, olayı iyice gerçekçi ve kolay benimsenebilir hale getiriyor ki, cidden sanki o çocuk büyümüş ve şimdi bunları yapıyor gibi geliyor insana. Velhasıl yeni versiyonun başarısız olma nedenini şuna bağladım; elde bir örnek varken onu kopyalamaya çalışmanın ürünü her zaman orijinal olanın altında kalır. Hele bir de kopyalayacağınız şey bir başyapıtsa.. Bu yüzden Funny Games’in 2007 versiyonunu izlemeye hiç gerek yok diyebilirim. Sırf bunu diyebilmek için oturdum aynı filmin vasat halini 2 saat izledim.

Şimdi asıl konumuz olan filme, yani Funny Games’in 1997 versiyonuna gelelim. Aslında bu filmi, hakkında hiçbir şey bilmeden izlemek lazım. Bu yüzden filmin konusu hakkında olabildiğince az bilgi vermeye çalışacağım. Film yine klasik bir Haneke filmi, olabildiğince rahatsızlık verici, ama yine bunu şiddet sahnelerini ve kanı (pek) göstermeden yapıyor. Klasik Hollywood sinemasından alışkın olduğumuz şekilde, kanlı sahneler, müzik ve dehşetin bir arada olması haricinde nasıl bir film rahatsız edici olabilir denilebilir ama bu film bu sorunun cevabını gayet güzel bir şekilde veriyor. Karı-koca rolündeki Susanne Lothar ve Ulrich Mühe rollerini fevkalade oynuyorlar (bkz: Amen). Birçok sahnede dakikalarca onları izleyip aynı havayı soluyor gibi hissettiğimiz bile oluyor. Zaten filmi izlerken pek sinema izleyicisi konumunda kalamıyoruz, daha çok olaylara tanık gibiyiz. Karakterlerle aramızda sadece ince bir cam var ve sanki Paul istese o camı da rahatlıkla kıracak gibi. Hatta bazen bize o kadar yaklaşıyor ki. “Aha şimdi uzansam ensesine patlatırım” diyecek kadar oluyoruz, ama adamda utanma yok dönüp bakıyor bir de göz atıyor bize. Hatta film bizi eleştiriyor da, olaylara tanık olup hiçbir şey yapmamamızı, hep kendimizi düşünmemizi ve olacakları gerçekten merak ettiğimizi. Başka bir deyişle şiddete olan merakımızı eleştiriyor (bkz: Thesis). Ama filmi izlemeye devam ediyoruz, kendimize engel olamıyoruz bu hakaretlere rağmen. Bu arada filmin yeni versiyonundaki Michael Pitt dönmesin konuşmasın bizimle, itici ama saçma bir iticilik. Arno Frisch’in yakınından bile geçemiyor, inanılmaz vasat kalıyor oyunculuğuyla. Arno Frisch’in tavırları inanılmaz sinir bozucu olmakla beraber, bir o kadar da karizmatik ve gerçekçi (hatta bazen sempatik). Bu yüzden insanın eli kolu daha bir bağlanıyor çaresizlikle. Zaten yeni filmin en büyük kayıp noktası bu sanırım. Bu arada iki oyuncu arasındaki farkı nette rastladığım şu iki resim çok güzel özetlemiş:

http://www.dramabeans.com/wp-content/images/act/2/arno1.jpg
http://blogs.e-rockford.com/movieman/files/2008/03/funnyg.jpg

Bu arada filmdeki iki ayrıntı diyaloga da değinmek istiyorum. Filmin başlarında kapıda herkes varken Paul diyor ki: “Geminin kaptanı ne derse kanundur” Filmin sonlarında da Peter diyor ki: “Nerde kalmıştın?”. Serdar Akar sanki bu filmden biraz etkilenmiş gibi, Gemide’de de, Barda’da da bu filme benzeyen çok şey gördüm. Ama bu filmde Clockwork Orange’ı hatırlatıyor tabi, yani bunlar normal şeyler, olur şeyler. Tabi bir de Godard’ın sık kullandığı kameraya bakma hareketi var. (Ustalara saygı)

Sadede gelirsek, Funny Games’in 1997 versiyonu gerçek bir başyapıt ve izlenmesi gerekiyor. Ama dediğim gibi yeni versiyonunu izlemeye hiç gerek yok. Bizim ülkemizde yeni yeni tanışmaya başladığımız ama Avrupa’da çoktan kendini göstermiş olan iletişimsizlik, hissizlik, bireysellik, duyarsızlık, nesnellik gibi olguları gayet güzel yansıtan. Ve şiddetin, kötülüğün altında aslında gerçek bir mantık yatmamasını savunup, aslında toplumun da doğa gibi zarar verdikçe geri dönen bir tepki mekanizmasına sahip olduğunu yansıtan bir film bu. Eminim siz de kendinizce filmden birçok anlam çıkaracaksınız. Filmden sonra yumurta, golf sopası, beyaz elbise, kısa şort, krem rengi converse gibi nesneler farklı şeyler ifade edecek. İzleyin, “şiddet”le tavsiye ediyorum.

Gemide (1998 ) - Azize, Bir Laleli Hikâyesi (1999)














Bu iki filmi birlikte yorumlamak gerektiğini düşündüm, çünkü onları ayrı düşünemiyorum. Kardeş gibiler, hatta ikiz kardeş gibi. Ama tek yumurta ikizi değiller. Bir tanesi biraz daha şanslı doğmuş. Gemide olan..

Bu iki filmi birbirine bu kadar bağlayan şey ise birbirlerinin devam filmleri değil, birbirlerinin tamamlayıcı filmleri olmaları. Önce Gemide'yi izlerseniz birçok konuda yanlış fikirleriniz olacak, bazı şeyleri de eksik biliyor olacaksınız. Önce Laleli'de Bir Azize'yi izlerseniz. Olaya tek yönden bakıp madalyonun diğer yüzünü de görmek isteyeceksiniz. Ama işin güzel yanı önce hangisini izlemek gerektiğinin size kalmış olması. Ben Azize'den başladım, sonra Gemide'yi izledim. Oldum olası güzel olan şeyi sona bırakma gibi bir huyum vardır. Bilmiyorum başka örnekleri olmuş mu ama bu tarz bir fikre ilk kez bu filmlerle rastladım ve sırf bu yüzden bile bu filmler izlenmeli. Öte yandan bu kadar orijinal bir fikir "Azize" filminde biraz harcanmış, keşke onu da Serdar Akar çekseymiş demekten de kendimi alamadım.

Gemide'nin yönetmeni Serdar Akar aynı zamanda iki filmin senaryosu üzerindeki baskın isim, Önder Çakar ve Azize'nin yönetmeni Kudret Sabancı'da senaryo üzerinde bazı etkilerde bulunmuşlar. "Genç Sinemacılar" ismiyle ve bu iki filmle Serdar Akar'ın öncülüğünde başlamış olan bu akım çok umut vaat ederken maalesef Maruf filminden sonra maddi başarısızlıklar yüzünden dağıldı. Ama sonradan Serdar Akar paranın tadını sevmiş olacak Kurtlar Vadisi Irak'ı çekerek büyük eleştirileri ve paraları topladı. Sonrasında ise Barda filmiyle akıllarda garip izler bıraktı.

Öncelikle Laleli'de Bir Azize'den başlamak istiyorum. Kudret Sabancı'nın yönettiği bu film ne yazık ki başarısız bir deneme. Bu filmi kesinlikle izlemek gerekli ama sadece Gemide'nin hatırına ve bazı şeylerin eksik kalmaması için. Film bir kere çok karanlık ama bildiğin karanlık, göremiyoruz yani, bilerek yapılmış gibi görünmüyor. O kadar çok ileriye ve geriye flashback var ki, bir süre sonra bu hareket orijinal olmaktan çıkıp saçma bir hava yaratmaya başlıyor. Mesela sonlara doğru kör adam kız hakkında konuşurken geriye gidip hangi kız olduğunu gösteriyorlar. Ama sahneler birbirine de karışıyor. Ve zaten filmde bir tane kız var hatırlamakta zorlanmayacağımız aşikâr. Ama oyunculuk dersen yine de fena değil bazı sırıtan noktalar dışında oyunculuk için bile izlenmeye değer bir film. Zaten 80 dakikalık bu filmi izlemek bu kadar olumsuzluğa rağmen hiç zor olmuyor. Yani aslında akıcılık olarak film yine de başarılı. Filmin olumlu yanları da yok değil tabi, mesela Film Noir kalıbına uyan bir film denenmiş olması hoş. Atmosfer az çok insanı etkiliyor. Müzikler film boyunca rahatsız edici ancak bitiş müziği gerçekten çok hoş. Zaten bitiş sahneleri en kaliteli anlarını içeriyor filmin. Bence biraz daha özenilseymiş biraz daha kalite ve bilen insanlar olsaymış bu filmin yapımında, sanki şahane bir film olacakmış diye de düşündüm aslında. Bu arada dipnot benim unutulmazlarımdan biri olan, izlerken karnıma ağrılar giren "Bulut Bey" isimli 3 bölüm yayınlanıp kaldırılan dizinin yönetmeni de Kudret Sabancı'ymış.

Gemide'ye geçmek gerekirse. Filmin yönetmeni Serdar Akar. Gemide, düşük bütçesine rağmen, son derece eli yüzü düzgün bir film. Mesela Azize'de kız için insanlar; "eh işte güzel gibi" derken, Gemide'de kız için; "aman yareppim, bu ne güzellik" tepkisi veriyorlar. Bu da filmin çekiminde estetik duygunun ve sanatın olduğunun en somut kanıtlarından biri. Bunun dışında film kurgu olarak çok şık, oyunculuk derseniz olağanüstü. Zaten Erkan Can için yüzlerce defa duyduğum "mükemmel oyuncu" yorumunu bir de ben yapsam ne fark eder. Ama gerçekten filmi izlerken insan gemide gibi hissetmeye bile başlıyor, karakterler o kadar doğal oynuyor ki film film olmaktan çıkıyor bazen. Zaten filmin en büyük başarısı bu bence, bu gerçekçilik. Bence bu etkinin yaratılmasındaki en büyük etkense, filmde küfür ya da içki, esrar, sigara gibi konularda ekibin bir kaygı taşımaması. Bu filmi televizyonda izleyemeyecek olma sebebimiz aynı zamanda. Saçma bir sansür mantalitesi.

Sadede gelmek gerekirse Türk sinemasında altın değerinde iki filmimiz var. Özellikle böylesine orijinal bir fikrin uygulanması çok güzel ve seyredilmesi şart diye düşünüyorum. Benzerlerinin bu gidişatla çekilebileceğini zannetmediğim için bunlarla idare etmek zorundayız.

Dipnot: İki film arasında bir uyuşmazlık yakaladım, bara girip adamları aradıkları sahnede Azize'de bizim ne "diyon lan sen sibop" önce çıkıyor bardan hatta adamla kesişiyorlar tam çıkarken. Oysa ki Gemide'de aynı sahnede Ali direk bereyi takıp önden çıkıyor. Bu arada iki filmde kullanılan birçok ortak sahnede var, bu çekimler sırasında 3 kamera aynı anda aynı sahneyi çekmiş.

The Seventh Continent (1989) (Der Siebente Kontinent)

En büyük korkularımdan birine yaklaşmaya devam ettim bu filmi izleyerek. İzleyecek Haneke filmi kalmaması. The Seventh Continent Michael Haneke'nin 1989 yılında kendisi 47 yaşındayken çektiği ilk sinema filmi. Yani başka bir deyişle bu film Haneke'nin TV'den sinemaya geçiş yaptığı film. Ama öyle bir ilk film ki bu, bırakın elini korkak alıştırmayı, resmen ekrana, hatta kafamıza balyozu indiriyor.

Almanya doğumlu Avusturyalı yönetmenin "duygusal buzlaşma" adını verdiği üçlemesinin ilk filmi bu, diğer ikisi ise 92 yılında gelen diğer balyoz etkisi olan "Benny's Video" ve 94'te 71 kısa fragmanla dağınık ve zor bir anlatıma sahip olan "71 Fragments of a Chronology of Chance". Konumuz olan bu film "The Seventh Continent" ise çoğu çevrelerce Haneke'nin en güzel filmi. Bende bu konuda aynı fikirdeyim, izlediğim şey bir başyapıttı bu yüzden eleştiri yapmaya zerre hakkım yok. Bu film ve bu yönetmen övgüden başka bir şeyi hak etmiyor çünkü.

Yaklaşık 10 yıl sonra Fight Club'ta anlatılan, eşyaların ve statülerin insana mutluluk değil, yük ve sorumluluk beraberinde mutsuzluk getirmesi, aslında çook önceden bu filmde en az aynı çarpıcılıkta anlatılmış meğerse. Bu filme başlamadan önce There Will be Blood'u izliyordum ve inanılmaz bi sıkıntı bastı, ben aslında durgun filmlere gelemem, ve o filmi yarıda kesip aslında daha da durgun denilebilecek bu filmi açtığımda içimde bir ferahlama belirmesi ile beraber kendimi o güzel karelere, ve kapının 1 saatte kapanmasına, yemeğin 2 dk.da yenmesine, arabanın 5 dk.da yıkanmasına bıraktım. Ve yine dedim ki yönetmen ve görüntü yönetmeni zeki olduktan, sanatı hissettikten, bildikten sonra, film durgun veya hareketli fark etmiyor.

Filmin başlangıcındaki arabanın yıkandığı sahne aslında filmi öyle güzel özetliyor ki, anne baba ve küçük kızları o daracık dünyalarında, o arabanın içinde sıkışmış kalmışlar. Ne gariptir ki aynı gün içinde kendi ailemle de, kendi gerçek hayatımda hemen hemen aynı araba yıkama dakikalarını yaşarken kendimi fazlaca garip hissettim bugün.

Haneke; filmlerini izlerken insana rahatsızlık veren bir yönetmendir. Ancak bunu kan, şiddet gibi klişe ve kolay yöntemlerle yapmaz. Haneke filmlerinde seyirciyi suçlar, seyirciyi izleyici olmaktan çıkarıp konuya dâhil eder ve bunu başarır. Hatta gerekirse Funny Games'teki gibi bir oyuncu bize döner izlediklerimizden hoşnut olup olmadığımızı bile sorabilir. Bu yüzden ben ekran başında otururum, orda adam işkence çekerken, kafaya çekiçle vururken, (Old Boy) ben oturduğum yerden gülerim diyemezsiniz ne yazık ki.

Haneke filmlerinin bir başka özelliği de hiçbir sahnede müzik olmaması. Bu yüzden anlatılmak istenen fazlaca çıplak ve gerçekçi bir şekilde karşımıza seriliyor. Ve yine aynı yere geliyoruz, bu noktada mısır yiyen sinema izleyicisi değiliz, daha çok bir röntgenci gibiyiz. Sanki birden oyunculardan biri bize dönüp ne oldu ne bakıyorsunuz, defolun diyecekmiş gibi...


Özellikle Türk dizilerinde had safhada olan, Amerikan filmlerinde de yine yüksek sıklıkta hissettiğim bir tavır vardır: "seyirciyi salak yerine koymak ve olabildiğince çok açıklayıcı olmak". İşte bu yüzden Michael Haneke'yi, Lars Von Trier'i, Gus Van Sant'ı ve diğer eli öpülecek Avrupalı yönetmenleri çok severim. Çünkü bu yönetmenler seyirciye fazlaca zeki muamelesi yaparlar, hep düşünmek, hep sorgulamak zorundasındır. Olayın bütünden gösterip senin hayal gücünü kısıtlamazlar, tam tersine çok az şey gösterip kalanı senin o eşsiz hayal gücüne bırakırlar. Bu sayede artık filme ortaksındır. Mesela bu filmde alışveriş yaparken sadece elleri görebiliyoruz, çekiç inerken surat ifadesi göremiyoruz. Bunları kafamızda oluşturmalıyız. Ancak bu aynı zamanda bizim karakterle bir bağ oluşturmamızı da engelliyor, film boyunca hep nesnelerle haşır neşiriz. Ve bu şekilde imgelerin gücü giderek artıyor ve iletişimsizliğin doğurduğu duyarsızlıkla birlikte gelen şiddet yavaş yavaş fark edilir hale geliyor.

Filmde babanın sevgi gösterilerinin kısıtlılığı, annenin duygusal çırpınışları (yine her Haneke filminde rastlayacağımız üzere bu filmde de vakitsiz bir duygusal patlama ve ardından gelen hıçkırıklı ağlama sahnesi mevcut) ve küçük Eva'nın biraz olsun sevgi görebilmek için başvurduğu yöntemler son derece iç parçalayıcı. Ancak film bizi o kadar nesnelleştirmiş ki, bunlar üzerine duygulanamıyoruz, tek yapabildiğimiz gözler açık ifadesiz izlemeye devam etmek. Öte yandan sonraki günlerde film aklıma geldikçe duygulandım, her dakika başka bir jeton düştü kafamda. Orta halli bir ailenin sürekli aynı hızda dönen çark içinde yaşadığı sonsuz bunalımdan kurtulmak istemesi elbette bir yol olabilir. Diğer yol ise öylece yaşamaya ve ölmeye devam etmek. Toplumda birçok olguyu yakalamak ve görmek zordur. Çünkü topluma yön vermek kolaydır. Toplum olaylara pek tepki veremez. Tepki veren ve yönetmesi zor olan bireylerdir. Bu filmde de tepkiyi, makro-faşizmi ve anarşizmi olabildiğince makro ve bireysel düzeyde görüyoruz ki bu çok daha etkili ve gerçekçi bir deneyim oluyor. Aynı zamanda bu olay yaşanmış gerçek bir hikâyeden alıntı.

Dikkat ederseniz filmin çarpıcı ve en anlatılası noktalarına hiç değinmiyorum, çünkü spoiler olmasın istiyorum, bu sahneleri filmi izlerken yaşamalısınız. Filmi herkesin seveceği garantisi veremem çünkü Haneke zor bir yönetmendir. Ancak ben bu yönetmeni kendime çok yakın buluyorum, hangi filmini izlesem kesin "işte bu!, çok güzel yakalamış" dediğim yerler oluyor. Film bence sinema okullarında ders olacak düzeyde özelliklere sahip. Bu sahneler ancak bu kadar dâhice, bu kadar etkili ve aynı zamanda sanatsal çekilebilirdi. Kurgu zaten mükemmel olmuş. Haneke'nin çekirdek kadro oyuncuları da harika performans göstermişler yine. Nihilizmin doruklarındaki, teknolojiye, kapitalizme, anlamsız başarı ve sahip olma hırsımıza yapılan bu anlamlı bakış açısına sahip filmi kesinlikle izleyin derim.

Saygılar.

Amélie (2001)

Bu filmi izlemeyen kalmamıştır herhalde, farkındayım ama olsun, buna değer. Üstelik filmi izlediğiniz için beni çok daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Zaten yorumumun sonunda izleyin ya da izlemeyin gibi bir nasihatte bulunmaktan ziyade, hala izlemediyseniz, sopamla geliyorum, peşinizdeyim, uyarısını daha makbul görüyorum.

Bu filme nereden başlasam bilemiyorum, Amélie karakterine beslediğim yoğun sempatiden mi, Yann Tiersen'in o sihirli notalarının boğazımda yarattığı düğümlenmeye tezat bir yandan da beni gülümsetmesinden mi, aynı zamanda filmin de aynı huya sahip olmasından mı, filmdeki her karenin ve rengin sahip olduğu abartılı estetikten mi yoksa bunun bir aşk filmi olmadığından, bunun bir güzellik ve barış filmi olduğundan mı başlasam.

Jean-Pierre Jeunet'i The City of Lost Children ya da Delicatessen'den hatırlayabilirsiniz. O güzel filmler hakkında da bir gün yazmak isterim. İşte bu başarılı yönetmen Fransız sinemasındaki sık rastlanan ciddilikten uzak durup, jelibon tadında hayali bir dünya yaratmış ve bu dünyanın içine de Amélie isminde, kafası karışık, çok düşünen, fazlaca yaratıcı, zeki ve melek kalpli (böyle biri gerçek olabilir mi?) bir insan koymuş. Ama bu insanın süregelen bir sorunu var, o da "yalnızlık". Hem de öyle basit değil gerçek anlamda, okula hiç gidememiş, yalnız yaşadığı dairesinde sürekli bir şeyler düşünen, insanlarla "uzaktan" uğraşmayı kendine görev edinmiş, iyilik timsali bir insan bu. Ama bir noktada kendi iyiliğini de düşünmesi gerekecek. Yoksa kuruyan ve kırılganlaşan onun kalbi olacak.

Filmde kötülük denen olgu neredeyse yok gibi, öyle masalsı ve iyi niyetli bir dünya var ki karşımızda, kötülük için bir neden göremiyor insan. Tabi ki bu gerçekçi değil, ama filmdeki mutlu havanın üstüne özenle serpilmiş hüzün duygusu, yeterince doyurucu bir karşıtlık yaratıyor ve geriye hissedilir bir eksiklik kalmıyor. Bir de tencereyi Yann Tiersen'in müzikleri öyle güzel kapatıyor ki, artık karşımızda sarsılmaz bi görüntüler ve sesler silsilesiyle başbaşa kalıyoruz sadece. Tabi görüntü yönetmenliği, olağanüstü güzellikteki fotoğraf kareleri, o harika renkler de, bu bütünlüğü bir güzel perçinliyor. Zaten son dönemde izlediğimiz Pushing Daisies dizisi de Amélie'den fazlaca etkilenmiş olmalı farkındasınızdır ki. Gerek canlı renkler ve dizaynı, gerek masum Chuck karakteriyle. Ama nasıl korku duygusunu uzakdoğulular iyi veriyorsa, aşkı ve güzelliği de Fransızlar güzel veriyor bence, komediyi İngilizler, manyaklığı Almanlar, ekşını da Amerikalılar versin olsun bitsin. Bu arada çok alakasız gelebilir ama, Slipknot'un Vermillion şarkısının klibi de bana benzer hisler hissettiriyor bu filmle garip. Ne diyordum, Yann Tiersen'in bu film için yaptığı soundtrack albümünü de hemen edinin bir şekilde, o kliple beraber.

Sonuç olarak, bu kendi tarzında bir kilometre taşı olan filmi eğer hala izlemediyseniz çok şanslısınız, çünkü önünüzde sizi mutlu edecek bir "2 saat"iniz var. Aslında sadece 2 saat değil, çünkü yılda 1 doz, üzgün insana ilaç gibi gelecek bir film bu. Bu küçük kızdan güzellik, iyilik ve barış adına öğrenilecek çok şey var.

Batman - The Dark Knight (2008)

80-85 civarı doğanlara ithafen..

Batman 1 ve 2 bizim çocukluğumuzun filmleriydi. Tim Burton bizim bilinçaltımıza o kadar güzel görüntüler koydu ki, onun gibi 3-5 yönetmen daha olsa çiçek gibi çocuklar olurduk belki de. Şimdi, küçükken defalarca izlediğim 1 ve 2'inci Batman'daki Joker'i, Penguen Adam'ı, o şehrin atmosferini, havasını hatırlayınca bile yüzümde bir gülümseme oluşuyor. Ara dönemdeki Batman'leri ise sadece şaka olarak kabul ediyorum, özellikle Arnold Amcamızın da oynadığı Batman & Robin'i (Yazıya ilginç bi tezat, hayatımda sinemada izlediğimi ilk film Batman & Robin olmuştu). Aslında Joel Schumacher'in Batman Forever'ı yine de biraz olsun başarılıydı bence. Jim Carrey'ın Riddler'ını ve Tommy Lee Jones'un Two Face'ini hep güzel hatırlayacağım. Ama artık büyüdük, pek çocuk değiliz. Christopher Nolan'da bunun farkında olmalı ki, Batman'i bizimle birlikte büyütmüş ve onu çok daha olgun ve çok daha sert bi atmosferde yansıtmış bizlere. Eskiden Joker'e çocukça, dikkatsiz bakardık, yüzünde bir pürüz bile yoktu (gibi), makyajı çok temiz ve intizamlıydı, ama bu sefer Joker'e çok daha yakından bakıyoruz. Yüzündeki pürüzler, o kirli ve korkunç makyajı, bu kadarı küçükken biraz fazla gelebilirdi. Eskiden Batman kusursuzdu, zaafları yoktu, ama artık Batman'in kırılgan dünyasına inebiliyoruz. Onun da hatalar yapabileceğinin farkındayız artık.

Harvey Dent'i ise daha önce hiç bu kadar derinlemesine tanıyamamıştık. Christian Bale ise bence Batman'e en çok yakışan insan oldu, bunu Batman Begins'te de düşünmüştüm. Tam kahraman olacak bir karaktere sahip bence, boy posta cabası. Michael Caine ise insana huzur veren havasıyla her eve bir tane lazım dedirtiyor. Heath Ledger ise bize öyle mükemmel bir Joker karakterini armağan edip aramızdan ayrıldı ki, filmi izlerken duygulanmamak mümkün değil. Joker için iyi ya da kötü gibi sığ bir tanım kullanılamıyor. Çünkü insanların kendi istekleriyle yarattığı, bu kaos bürokrasisine ve insanların çıkarlarına karşı öylesine sinirli ki, aslında joker'in iyi bir insan olduğunu düşünmek pekte uzak gelmiyor. Bu arada belirtmeden edemeyeceğim; bazı yönetmenlerin sevdikleri oyuncular vardır, birbirlerine yakışırlar da, örneğin Tarantino-Tim Roth ya da Tim Burton-Johhny Depp gibi, işte sanki bana Christopher Nolan-Christian Bale isimlerini de beraber duymaya devam edeceğiz gibi geliyor ileriki zamanlarda.. Çünkü yönetmen ve oyuncudaki genel ciddiyet, birbirine benzer havada ve filme de büyük miktarda çökmüş.

Christopher Nolan genç bir yönetmen, 30 yaşında çektiği Memento'yla direk takibe aldığım yönetmenler arasına girmişti. Batman Begins'te ise resmen Dark Knight'ın vuruculuğunu arttıracak temeli atmıştı ki bence bu biraz olsun hissediliyordu. Ve arkasından gerçekten mükemmel bir vuruş geldi. Eminim Nolan bundan sonraki işlerinde de ivmesini yükseltmeye devam edecek.

Şimdi yeni bir Gotham City var karşımızda, çocukluğumuzdaki o kesin, net ve renkli çizgilerin yerini şimdi daha belirsiz, renksiz, katı, gerçekçi ve şiddetli çizgiler aldı. Artık yepyeni bir Batman'imiz var ve tarihi yeniden yazılıyor. İzleyin, izletin..

Trouble Every Day (2002)

Claire Denis'in yönetmenliğini üstlendiği, başrolde karizmatik ve sanatçı ya da deli ressam profiline sahip ( bence ) oyuncu Vincent Gallo'nun oynadığı ( aynı zamanda görüntü yönetmenliği üstlenmiş ), tüm oyunculukları şahane bulduğum 2002 yapımı, 90 dakikalık bir hastalıklı film var karşımızda.

Filmi 6 kişi izlemeye başladık ama 2 kişi bitirebildik ve sanırım sadece ben beğendim, ama çok beğendim, öyle böyle değil. Öncelikle filmin görüntü yönetmenliği harika, o kadar güzel fotoğraf kareleri vardı ki halen gözümün önüne geliyolar. Ayrıca renkler ve kamera kullanımını çok başarılı buldum, filmde birçok yerde karşılaştığım sevişme sahnelerinde ( malum Fransız sineması ) yönetmenin hiçbir zaman olayı bütünden göstermemesi ve tenin noktalarında makro dolaşımlar sergilemesi bence gayet takdire şayandı. Dehşet verici sahnelerde ise, arka planda çalan o tatlı romantik müzik ve karakterlerin olağanüstü masumlukları, filmi bir şiddet filminden ziyade, bir aşk filmi havasına sokuyordu. İlk defa şiddet dolu bir sahnede aşkı ve dramı gördüm sanırım.

Oyunculuklarda bir hata ya da bir kez olsun gerçeklikten kopmaya rastlamamak beni şaşırttı, birçok filmde dehşet sahnelerde insanları güldüren, gerçekçilikten kopuştur aslında, bu filmde buna rastlamak mümkün olmuyor. Bu yüzden gülmek yerine filmi izlemeyi bırakmak tercih ediliyor. Kandan ve şiddetten çok rahatsız oluyorsanız, tavsiye etmem bu filmi.

Müziklere değinmek gerekirse; film bir klip havasında başlıyor, nerde duysam anında tanıyacağım Stuart Staples'ın sesi ve bir Tindersticks şarkısıyla ( hemen indirilmeli: Tindersticks - Trouble Every Day ).. Bu şarkının melodisi tüm film boyunca içinize işliyor ve kapanışta kendinizi bu şarkıyla baş başa buluyorsunuz ( çünkü sizden başka kimse filmin sonunu getirme gereği duymamıştır :P ) Ayrıca filmin genelinde de müzikler gayet başarılı ve etkili.

Son olarak bu filmi izleyin demek isterdim ama gördüğüm kadarıyla çok az izleyiciye hitap eden bir film. Bu yüzden önerim şu: Haneke'yi seviyorsanız, Avrupa sinemasını seviyorsanız, Irreversible güzelse, durgun anlatımlarda "ee ne oluyo şimdi" demeyip, o fotoğraf karesine bakarak dalıp, filmin konusunu hayal gücünüzle besliyorsanız. Bu filmi izleyin. Tersi durumda ise hemen bir Holywood filmi çakın derim.

Sevgiler.